
UZAĞIN VUSLATI…
Uzaklardan uzakta olan, ama içimizdekilere de bir o kadar yakın duran bir öyküyle başlayalım söze…
Bilge kral halkını mutlu etmek için bir güneş saati yaptı. Kimsenin zamandan ve günün akışından haberdar olmadığı günlermiş. Güneş saatini herkesin göreceği bir meydana kurmuş. Güneş saatinin kadranı üzerindeki gölgeler günün saatlerine göre geziyor, uzuyor ve kısalıyormuş. Böylece halk zamanı öğrenmiş, günün saatlerini fark etmiş, sabahı bekler, akşamı bilir olmuş. Sevgililer ne zaman buluşacaklarına karar vermişler, tüccarlar alışverişlerinin vadesini ayarlayabilmişler. Dakik, düzenli, güvenilir bir toplum olarak hem mutlu olmuşlar hem de zengin olmuşlar. Derken, her fani gibi kral da bu dünyaya etmiş. Kral ülkede kimseye bu güneş saatinin sırrını öğretme fırsatı bulamamış. Krallarının ölümüne çok üzülen halkı onun bilgeliğini hatırlamak adına güzel bir şeyler yapmak istemişler. Sonunda, güneş saatinin çevresine altın kubbeli bir anıt inşa etmeye karar vermişler. Fakat anıt bittiğinde güneş saatinin kadranına uzanan gölgeler de kaybolmuş halk da zaman duygusunu yeniden kaybetmiş.
Gölgenin varlığı güneşten haber verir; öyle değil mi?...
… … …
Kaybedilince artar ya içimizdekilerin değeri…
Her gidiş, bir varışa götürür bizleri! Geride kalsa da mekânlar, akıp geçse de zamanlar yüreğimize konuk olur yaşananlar. Gözlerimizi kapattığımızda anılar bir bir canlanır gözlerimizde ve başlar dostluğumuz içimizdekilerle. İçimizdekiler… Kiminin adı hüzün, kiminin adı sevinç… Kimi bir tebessüm getirir çehremize, kimi de bir damla yaş olur tutunamaz kirpiklerimizde…
… … …
Yüreğimize atılan tohumun filizlenip büyüme zamanı geldi. Bu ayrılık yaprakların meyvesiyle buluşması olacak. Bu ayrılık bedenimizle olsa da anılar bir iz gibi kalacak arkamızda…
Her ayrılık bir buluşmayı hazırlarken, uzaklaşır birden yakın olduklarından. Ama bilir ki bu uzaklık daha da yakın olur, sıcaklığı her dem hissedilir yüreklerin; Yemen’deki yanımda, yanımdaki Yemen’de misali… Dil veda ederken yaşadıklarına, artık sözü kalbe bırakır. Kalp ise; dilinin döndüğünce…?
… … …
Bir gonca gibi gül olmayı arzuladık hep! Başka goncaların tohumunu, yüreklere ekme zamanı geldi. Bahçevan olmaya adım attık artık.
Bu yol taşlı bir yol,
Bu yol uzun bir yol,
Bu yol meşakâtli bir yol,
Takılmadan taşlara gaflete dalmadan, bıkmadan usanmadan, sabırlı bir yolcu olmalı bu yolda. Bir yolcu ki gitse de bir ucuna dünyanın, hazırlığını yapmıştır gönlü, omzu yüklenmiştir yükünü, umut yeşertir bundan sonra içindeki çölleri…
Suya hasrettik biz! Irmağa ulaşıp testimiz doldurmaktı niyetimiz. Kimi zaman ırmağın içinde kaybolan bir damla olduk, kimi zaman da ırmağın içinde aradık durduk bir damlayı bile… Göremedik! Varlığa eş bir de son veren Rabbim ırmağın kenarından ıssız çöllere savuruyor artık bizleri! Testimizin dolduğunca çölleri yeşertebileceğiz. Yeşerdiğini gördükçe fark edeceğiz zamanın birinde doldurduğumuz güzelliği ve işte o zaman anlayacağız yıllardan beri aradığımızı bulup da geride bıraktığımızı. Ayaklarımız yere basacak ve ruhumuz bir adım atacak… Bir fidan büyürken gözümüzün önünde, ruhumuz bir adım daha atacak. Derken fidan bir ağaç olacak, yeni fidanlar büyütecek ve ruhumuzun adımları daha da artacak, zamanın birindeki, uzağa vuslat olacak.
… … …
Bir güneşin sıcaklığı ile ısındık, hep onun gibi ısıtmaktı etrafımızı niyetimiz. Bir bulut girdi sonra aramıza, güneşe hasret, ısındıklarımızı vereceğiz artık, yüreğimize de bir bulut düşürmeden, umudun kapısını çalarak; ısrarla! Etrafımız ısındıkça biz de ısınacağız, uzaktaki güneşe vuslata olacak… Özlenen güneşin bir gölgesi olacağız.
Çünkü gölgenin varlığı güneşten haber verir, öyle değil mi?
Gideceğiniz her yerde, bir goncanın tohumu, susuz bir çölün ırmağı, güneşin bir gölgesi olabilmeniz duasıyla…
Selametle, hasretle…
Elveda geride kalan yıllar, elveda tatlı anlar, elveda çocukluğumun ilkbaharı, elveda tutunduğum dal, elveda ağladığım gözyaşı elveda…
Öznur/ İst.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder